1 Ağustos 2018 Çarşamba

Vizyon - Misyon ve din tüccarları

Herkesin gözü yükseklerde. Vizyon derseniz maksimum.  Hemen hemen herkes kısa yoldan zengin olmayı, rahat etmeyi ve konforu düşünüyor. Bunun için yaptıkları, yani misyon listeleri ise kocaman bir boşluk. Daha o vizyona nasıl ulaşacaklarını, nasıl bir yol haritasını izleyeceklerini düşünmemişler bile, ama vizyona ulaşmak için aşırı bir istekleri var.



Bu illüzyonun içinde, diğer insanların maşası, marabası, yancısı olmaya kısacası manipülatörler tarafından kullanılmaya çok yatkın milyonlarca kifayetsiz muhteris etrafı sarıyor.

Cebinde benzin parası bile olmadan Mercedes hayalleri kuruyor, kendilerini kullanmak isteyen "din tüccarları"nın vaat ettiği doğan görünümlü Şahin'e bile tav oluyorlar. O "müslüman görünümlü abey"ler Mercedes binerken bu -şark kurnazları- kullanılıp bir kenara atılıyor.  
Gençlere öğüdüm şu; Vizyonununuzu anladık ama misyonu da adım adım belirleyin, emek verin, çalışın ve vizyonunuza hak ederek ulaşın. Emek, vizyona ulaşmanın -en hızlı değil ama- en iyi yoludur.  Ortalık o "abey"lerce kullanılıp atılmış hayalperest çöp insanlarla dolu. 

Peki kullanıldıklarını hissedenler, o "hacı abey" lere neler yapmazlar? Onların altını yavaştan ve sessizce öylesine oyarlar ki haberleri olmaz. Zaten bela içlerinde onların. Kendi çocuğundan çekerler genelde. Başkalarının hakkını kuruş kuruş yerken, kendi menfaatleri gereği, fıtratlarında var olan sahtekarlıklarının cezasız kalmayacağını bilir, sahte görünümlere girerler. Sessiz ve derinden planlarlar. Köylü akıllılığı yaparlar. Yetiştirdiklerini sandıkları evlatları, onlar her ne kadar el açıp dua eder görünselerde gerçek yaşamın, başkalarından elde edilen menfaatler olduğunu bilerek yaşamlarını devam ettirirler.

Bu yazıyı bile anlayamayacak kadar zekaya sahip olmayan bu dindar görünümlü şerefsizler, başkalarının hakkını kuruş kuruş yerken, her kuruşun hesabını tutarken, çocukları bu paraları çatır çatır alemlerde yer. Bilinenler, gerçekleri değiştiremez. Yatırımı yaparken, hiç hesapta olmayan bir evlat çıkar ve kendini bir anda dipte bulursun. Boğulursun. Bağırmak istersin boğazın düğümlenir. Bağırsan da kimse duyamaz, duymazdan gelir ya da bulamaz. Çünkü o duyacak herkesin hakkını yiyen hacı abey, artık tek başınadır. Hayat böyle. Vizyonsuz abey olursan ve misyona ihanet edersen elbet günün birinde cezanı bulursun.

Bir hikaye anlatmayı çok isterim. Hani her cuma paçaları sıvayıp, tüm personelin önünden omuzunda havluyla abdest almış, kollar sıvanmış, ayağında 5 liralık terliklerle, iş yerlerinde geçit töreni yapanlar varya! Hani işi düşeceğini bildiği insanların gittiği camiye özellikle gitmesi. Orada boy göstermesi. İşte onların hikayesini. Tabi onların yancıları da var. Hem de ne yancılar. Hacı abeylerinin gölgesine sığınmış, yedikçe göbekleri şişmiş, elalemin namusuna elini dilini uzatıp, örtbas edilmişler. Onları da anlatacağım. Hemde başlık çok dikkat çekici olacak. Erkeğin orospusu olur mu? Hemde ne biçim olur. Takipte kalın... ;)







Dijital "Türk" Vatandaşı mısınız?

Hani insanların "yüzüne söyleyemeyeceğin bir sözü, asla arkasında konuşma" bu delikanlılık olmaz dediğimiz zamanlar vardır ya! Bunun gerçek olmayacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz.


Yorumda yazdığınız uygunsuz bir sözcük yüzünden başınız ciddi belaya girebilir ve çok yüklü tazminat ödeyebileceğiniz gibi, karşınızda yorum yaptığınız kişiyi bir anda buluverirsiniz.

Dijital mecralarda yapacağınız herhangi bir yorum yüzünden başınız çok büyük belaya girebilir. Konu hakkında görüşlerini aldığım Avukat arkadaşlarım, herkesi dikkatli yorum yapmak konusunda uyarmakla kalmıyor, bulunacağınız "yanlış" dijital ortamlarda ya da cep telefonunuza yükleyeceğiniz "yasaklı" bir uygulama ile başınızın "bilişim suçları" ile büyük derde gireceğini de belirtiyor.

Hürriyet gazetesi'nin bir haberine de buradan göz atabilirsiniz. WhatsApp yüzünden 5 aydır hapiste



Kopyalanan içerikler konusunda da "telif haklarını ihlal" edip etmeyeceğinizi bilerek paylaşım yapmanız gerekiyor. Başkasının paylaşımını, kaynak göstermeden kendiniz paylaştığınızda, telif hakkı doğabiliyor. Bu da ileriki zamanlarda elinize aldığınız tebligatta yazan rakamları ödeyebileceğiniz anlamı taşıyor.

Yani dijital insan olmak o kadar da kolay değil.

Değerli yazar Murat Erdör'ün Posta gazatesinde yaptığı bir araştırma yazısında da bahsettiği gibi, "iyi bir dijital vatandaş olmanın" da kuralları var. Bu kurallara uymadığınızda başınıza gelecekleri siz düşünün.



Herkes unutabilir ama google asla sizi unutmaz. Sizinle ilgili bir konuyu eğer birisi kaleme almış ve bunu da yayınlamışsa, ancak yayınlayan kişiye ait o mecradan kaldırıldığında yok olabilir. Aslına bakarsanız tam da yok olmaz. Çünkü google o sayfayı geçmiş zamanda yani yayınlandığı dönemde ekran görüntüsü olarak alıp kaydeder. Siz konuyu yayınlayandan isminizi sildirseniz bile, arşivlerdeki ekran görüntüsü, yine de bunu gösterecektir. Yani internet ortamında yayınlanan hiçbirşey asla ve asla kaybolmaz. Askerdeki gibi, sadece sizden çıkar ve yer değiştirir :)



İletişimin çok hızlı olduğu bu dönemde, gelecek için güzel şeyler kurgulamalı ve geleceğimizi inşa ederken, çocuklarımızı da bu tehlikelerden uzak tutmak için eğitmeliyiz. Hangi konuda, nasıl yorum yazacağı ya da hangi yayıncıyı takip edip etmeyeceğini onlara mutlaka öğretmeliyiz. Dijital çağın gereklerini bizler bile tam anlayamamışken nasıl onları eğiteceğimizi kendi kendimize sormamız lazım. Önce en yakınımızdan doğru ve gerçek bilgileri alarak işe başlamak lazım. Algı operasyonlarına kurban olmamak için mutlaka kaynağı belli olan yayınları beğenmeli yada paylaşmalıyız. Bakın buraya kadar olan kısımda sizi eğitecek bir şey yok. Zaten siz bunları biliyor olmalısınız. Çocuklarımız için "sosyal sorumluluk kampanyası" olacak kadar önemli bir cümleyi onlara mutlaka kurmalısınız.



"Yüzyüze görüşmediğiniz hiç kimse ile sosyal ortamlarda sohbet etmemelisiniz. Onların sizi takip etmelerini engellemelisiniz, asla sizi takip etmelerine izin vermemelisiniz." Ebeveyn kontrolleri de sonuca götürebilir elbette ama bilinçlendirilen çocuklar bu konuda daha etkin olacaktır.



İş çocuklara kadar geldi yine. Şimdi 11 ve 12 yaşlarında 2 çocuğum var. Onların geleceği için sürekli basit ama etkili yöntemler geliştirmeye çalışıyorum. Örneğin, youtube kanalından bulduğum bir kaza videosunu "arka koltukta emniyet kemeri takmak" konusu ile birleştirip, en sevdikleri ve "ölmesini istemedikleri" 2 arkadaşlarına bu videoyu göndermelerini ve bundan sonraki dönemlerde de bu arkadaşlarının arka koltukta emniyet kemeri takıp takmadıklarının kontrolünü de sağlamalarını istedim. Yüzlerinde inanılmaz bir ifade vardı. Hem korku hem de sevinç birbirine girmişti. Şimdi en kısa mesafelerde bile her iki çocuğum da arka koltukta emniyet kemeri takıyorlar.

İşte ben dijital kanalları ve benzer mecraları bu minik organizasyonlarla zaman zaman uygulamaya sokarak onları tehlikelerden korumaya çalışıyorum. Gelecek konusunda onları hazırlamak bizim görevimiz. Doğru, ilkeli ve kararlı olmalarını sağlamak için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz elbette.



Konuyu şuraya bağlayacağım. Yukarıda belirttiğim hani "biz bu konuda ne biliyoruz ki, çocuklarımıza ne öğretelim?"
Bende bilmiyordum ama öğrenmek için sürekli okuyor ve araştırıyorum. Son günlerdeki araştırma konum ise yabancı dil. İngilizcem yeterli ama ek bir dil daha öğrenmemek için beni tutan nedir? Almanca ve Rusça için kolları sıvadım. Dijital dünyada bulabildiğim tüm eğitim materyallerini kullanmaya çalışıyorum.

Dijital dünyanın suç ve suçlular yaratmasından korkmayın, suça ve suçlulara bulaşmaktan korkun. Bilmezseniz ve iyi araştırmadan ezbere giderseniz, emin olun ki bir şekilde suça ve suçlulara bulaşma ihtimaliniz çok yüksek.



Biz Türkler her konuda bilgi sahibiyizdir. Bilmediğimiz hiçbirşey yok gibidir. Diğer ülke vatandaşları her konuda değil sadece kendi belirledikleri alanda uzmanlaşırken, biz Türkler "ne iş olsa yaparım abi" cümlesinin hakkını vermeye çalışırız. İyi bir Türk dijital vatandaşı nasıl oluruz? Kendi ananelerimiz, gelenek ve göreneklerimizden ödün vermeden nasıl bu sonsuz dünyaya ayak uydurabiliriz? Kopyalayarak ve o yapıyor bende yaparım diyerek mi? Yoktan var etmemiz gereken bir algoritmaya ihtiyacımız açık olduğu kesin. Kendimizi birşeylerin içinde bulduk. Hazır değiliz. Hazır olmak için de birşey yapan yok. Atların hepsi Üsküdara vardı mı acaba?


Bu kadar sorunun cevabını arayıp bulmak beyninizin yanmasına sebep olabilir. Ama en alttan ve sakince düşünüp herşeyin cevabını bulabilirsiniz.



Kayınvalidem @elcinhancioglubutikpasta 55 yaşından sonra yaptığı pastaları instagram üzerinden İzmir'de satıyor. İyi bir geliri var. Nasıl oldu da buraya geldi diye sorarsanız, elbetteki iyi bir dijital vatandaş olarak. Kimseyi kandırmadan, her soruya en düzgün ve düşünülmüş sözcüklerle cevap vererek. Müşterilerin ne istediğini anlayıp, onların isteklerine göre pasta yapıp, söz verdiği zamanda teslim ederek. Ama dijital ortamda herkes böyle değil elbette. Hele Türk gibi düşünürseniz, yapılacak kötü yorumlara aldırmadan iş yapmaya kalkarsanız asla ilerleyemezsiniz.

Bayramda İstanbul programı yapıyoruz. 4 gece kalıp, tarihi ve turistik bir gezi yapacağız. Otel aramak için çektiğim eziyeti, başka bir blog yazımda sizlerle paylaşacağım. Oteller için okuduğum yorumlardan dehşete düştüğüm anlar oldu. Anlatılanla, verilen hizmetin uyuşmadığı, dijitallikle alakası olmayan turizm şirketleri, oteller, konuşmaktan acil görevli memurlar, yorgunlar, sızlananlar. Ah ah nerdesin "booking.com" dedirttiler yine bana.



Dağın başında, tüm bu dijital işlerden uzak bir hayat düşünüyorsanız, o zaman gidip orada yaşayın!

Haaa unutmadan, böyle bir yerin varlığını da gezip görerek 10 senede zor yaparsınız. Sakın ha teknolojiyi kullanmayın. Maps, arama motoru vs, hiç bir teknolojiyi kullanmadan yapın da göreyim ben sizi :)

Sağlıkla kalın.

ANNE BABA VE EĞİTİMCİLERİN OKUMASI GEREKEN BİR YAZI


Yurtdışına Dil öğrenimi ve eğitim için çıkmıştım.
Türkiye’de daha önce ciddi hiçbir iş deneyimim yoktu, rahat bir öğrencilik hayatım olmuştu.. Yaşam masraflarını karşılamak için bir Restaurant’ta çalışmaktaydım. Benimle birlikte 14-15 yaşlarında yerli bir Lise öğrencisi çocuk daha çalışıyor, hafta sonları gece saat 10-11’e kadar bulaşık yıkıyordu. Acıyordum çocuğa. Arada izin veriyor, yerine ben yıkıyordum.
Ülke refah düzeyi yüksek bir ülke idi. Birgün, çocuğa niçin çalıştığını sordum.
“Yaşam masrafları için.. kiramı ödemem lazım,” dedi.
“Kiminle kalıyorsun? Ailen ödemiyor mu kirayı,” dedim
“Ailemle kalıyorum ve aileme ödüyorum.”
( İçimden ‘Vay acımasızlar,’ dedim) Bir yandan çocuğa üzülüyordum bir yandan da ona elimden geldiği kadar yardım ediyordum bizim oraların yüreğiyle ” Aman ezilmesin bu yavrucak,” diyordum.
Haftalar geçti.. Birgün gazete okuyordum. Ülkenin vergi rekortmenleri listesi açıklandı. Tam gazete okuyorken çocuk ise geldi. Bana selam verdi içeri girerken. Ben de bir anda ” Bak bu adam sana ne kadar benziyor, ” dedim. Adam cidden benziyordu ama ben şaka yapıyordum.
Yanıma geldi gazeteye baktı ” Babam, ” dedi. Bu sene 2. olmuş. Geçen sene 3. idi, ” dedi. İnanamadım. Çocuğun babası ülkede en çok vergi veren 2. zengin işadamıydı.
Çocuğun ailesine karşı içimde duyduğum kızgınlık daha da artmıştı. “Şuna bak, ülkenin en zengin adamlarından birisinin çocuğu hafta sonu sabahlara kadar bulaşık yıkıyor, kirasını ve yaşam masraflarını karşılamak için uğraşıyor; ailesiyse yardım etmiyor,” diyordum. Çocuk beni çok severdi. Birgün doğum günü partisine davet etti. Gittim. Denize sıfır, harika bir villada yaşıyordu. Ailesi ve bütün arkadaşları oradaydı. Partide babası ile tanışma ve konuşma fırsatı buldum. İyi bir adama benziyordu. Sıcak kanlıydı, herkesle teker teker ilgileniyordu. Daha ceberrut bir baba bekliyordum karşımda. Konuşup konuşmamak konusunda içim içimi yiyordu.

Kendimi tutamadım. Adama: Bu çocuğa niye sahip çıkmıyorsun, niye korumuyorsun dedim. Adam şaşkınlıkla bana bakarak, “Niçin böyle düşünüyorsun,” dedi.
“Bu çocuk hafta sonları yanımızda bulaşık yıkıyor.”
Adam şaşırdı: “Koruyorum işte,” dedi, “çalışıyor ve kimseye muhtaç değil. Yaşam masraflarını şimdiden kendisi çıkartıyor,” dedi. Kızgınlıkla, “Bu çocuğun okuması gerek. Kira alarak mı sahip çıkıyorsun bak şunun haline… Bizim de ailelerimiz var; bizim için herşeyi yapıyorlar. Bir de vergi rekortmenisin. Yazık şu yaptığına,” dedim.
Adam önce şaşırdı ve sonra güldü. Daha sıcak bir ifadeyle, “Bak,” dedi, “sizin yardım etmek anlayışınızla, bizim yardım etme anlayışımız çok farklıdır. Balık vermek yerine balık tutmayı öğretmeyi tercih ediyoruz. Senin dediğin gibi bu çocuğun masraflarını ailecek biz karşılasak, bu çocuk rahat bir eğitim dönemi geçirir; ancak asalak, bencil, kibirli bir çocuk olur. Toplumla ve insanlarla hep problemli olur ve herkese üst perdeden konuşur. Evet kira alıyorum, yaşam masraflarını kendisi karşılıyor. Bana şükran borcu yok. Hayatın ne olduğunu biliyor. Hayat hep birşeylerin masrafını ödetmiyor mu sana? Bunu erken yaşlarda öğrenip, ona göre gerçekleri görmesi ve hayatını daha rasyonel temelde ona göre kurması olumsuz birşey mi?”
Salonun daha sakin bir köşesine geçtik. Pencere kenarına kadar attığımız adımlar bitince adam devam etti:
“Eğitim çocuğa harika bir kapı açabilir, bu sayede çok para da kazanabilir. Ancak meslek öğrenmesi insanları hayatı genç yaşta tanıması onu farklılaştırır, olgunlaştırır. Toplumda sadece kendisinin olmadığını ve öteki insanların da olduğunu fark eder. Eğitim insanı farklı bir yöne, meslek farklı bir yöne hazırlar. Kira almasam, bütün parası kendisine kalsa kazandığı parayı gidip uyuşturucuya, eğlenceye, alkole, kumara harcayacak. Kira sorumluluğu olduğu için bütçesini ona göre ayarlıyor. Bu yaşta bütçesini yönetebiliyor. Oğlum seni çok sever. Bahsetti. Çok iyi bir insanmışsın. Ona yardım ediyormuşsun. Üniversite okumuşsun, ancak iş yerinde bir domatesi bile kesemiyor,kızıyor ve küfür ediyormuşsun; elin birçok ise yatmıyormuş restaurantta. Oğlum komik hallerini anlatıp gülüyor. Biz de ailecek gülüyoruz. Ancak bir domatesi kesemiyorsan, yetiştirilme tarzın da eksiklikler var demektir. Bir yerde Üniversite diplomasi ile iyi bir iş bulabilirsin. Ancak hafife aldığın, basit gördüğün domates kesme işini yapan adamı aşağılarsın,” dedi.
“ Yeri gelecek şu gördüğün bütün servetim bu oğlumun olacak. Çalışmadan servet sahibi olursa canavara dönüşür. Herkesi aşağılar. Bir işçinin nasıl iş yaptığını, nasıl işçi maaşı ile geçindiğini bilmez. Sürekli onlarda kusur arar, uğraşır durur. Ben bir evlat yetiştirmek istiyorum; bir canavar yetiştirmek istemiyorum. Sadece eğitimi önemsiyorsunuz. Mesleği önemsemiyorsunuz. Eğitim ne yapacağını öğretirken, mesleki tecrübe başkalarıyla birlikte nasıl yapacağını öğretir. Meslek sayesinde egoyu atar. İş yapabilme yeteneği ile özgüveni gelişir. Hem yetenekleri çoğalır, hem insanları anlar,’ dedi.
Söyledikleri çok etkilemişti.
Gelelim bana… Kendi hikayemi anlatacağım ama bilin ki bu hikaye neredeyse hepimizin hikayesi… Bütün eğitim dönemimde ailem masraflarımı karşıladı. Hiç çalışmadım o dönemler. Durmadan kitap okudum,durmadan dolaştım, eğlendim ve durmadan siyaset yaptım.. Birçoğunuz gibi çocukluğun ilk günlerinden ” Büyük adam olacak, ya da ünlü adam olacak, ” diye yetiştirildim.
Bizim gibi toplumlarda, “Büyük devlet adamı, kurtarıcı vs” gibi yetiştirilen çocukların durumunu destekleyen bir de rüya görülür. Bir yakınımız, biz çocukken rüyasında büyüyünce çok büyük bir adam olacağımızı görür. Ya bu rüyayla ya da çocukken söylediğimiz bir sözün keramet alameti sayılmasıyla hepimiz ayrıcalıklı, üstün ” Büyük adam” adayı olarak yetiştiriliriz. Doğu toplumlarının destan, efsane ve masal toplumları olması, kahramanlık temasının bu efsanelerde, masallarda ve destanlarda çok yüklü olması da başka bir faktördür.
TR’deyken herhangi bir kitabı okuyup bitirince, “Çok güzel bir kitap ama birşey eksik yine,” derdim. Cevabını yurtdışında buldum: ” Hayatın kendisi eksikti..
Beğendiğim bütün hikayeler, bütün sonuçlar bütün deneyimler ne kadar güzel olursa olsun bana değil, başkalarına aitti. Başkalarının tecrübeleriyle geldiği sonuçtu okuduğumuz kitaplardaki öyküler, romanlar ve tavsiyeler…
Gelelim bizim anne ve babalarımıza..
Bu konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum…
Bizim annelerimiz ve babalarımız çok iyi insanlar, ancak çok “kötü” anne ve babalar. Çocukları gerçeklere göre değil, hayallere göre yetiştiriyorlar. Batı’da çocuk hayallere göre değil, gerçeklere göre yetiştiriliyor. Gerçekleri daha erken gören çocuğun hayalleri de daha gerçekçi oluyor. Gerçekçi olunca gerçekleştirilme oranları da hayliyle yüksek oluyor. Ailemizin bir yanlışı var. Anne babalarımız sebebi ne olursa olsun hayatta kendi gelemedikleri yerlere bizleri getirmeye çalışıyorlar. Çocuklarından kahramanlar, kurtarıcılar çıkartmaya çalışıyorlar.
Hiçbir annenin ve babanın hayatta kendi gelemediği yere çocuğunun gelmesini beklemek gibi bir hakkı yoktur. Bu arzu çocuğun yaranına görünse ve masum gibi dursa da değildir. “Senin için neler çektim. Sana verilen imkanları kimsenin çocuğu göremedi. Saçımı süpürge ettim,” gibi anlayışlar son derece zarar vericidir.
Annelere babalara şunu söylüyorum. Çocuğunuz için fedakarlık yapmayın. Onu da küçük yaşta hayata atın. Hem sorumluluk alsın hem de görsün herşeyi. Bizde çocuk 23-25 yaşlarında Üniversiteyi bitiriyor ve hayatı öğrenmeye ancak mezun olunca başlıyor. Batı’da üniversite bitiren çocuk eş zamanlı olarak çalıştığı için hayati da bir bakıma görmüş, öğrenmiş oluyor. Bizim Doğu toplumlarında çocuk sürekli korunduğu ve sürekli olağanüstü hayallerin varisi olarak yetiştirildiği için ” Egoist” oluyor.
Birgün parkta küçük bir çocuk seviyordum, “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sordum. Annesi güldü. Sonra bir daha sordum, bu sefer memnuniyetsiz bir ifade belirdi yüzünde. “Çocuğa böyle sorular sormayın. Ne olacağına yıllar sonra hayatı görüp karar verecek. Şimdiden kafasının bununla meşgul olması anlamsızdır. Şu an öğreneceği şey ayakkabılarını bağlamak, yatağını toplamak, tabağını yıkamak gibi disiplin ve organize edici şeyler yapmak; bir de çocukluğunun tadını çıkartmak.
Batı’da çocuğa ilk yatak toplamayı, ayakkabılarını bağlamayı öğretirler. Önemlidir bu. Hergün yatağını toplayan çocuk düzen, disiplin öğrenir. Bizde düzen, disiplin, system,organizasyon öğretilmez. Bütün hayatımız boyunca en büyük eksikliğimizdir aslında. Herşeyi anne baba yapar. Çocuk geleceğin dehasıdır, büyük adamıdır, kahramanıdır ya da kurtarıcısıdır, yeter ki ezilmesin.
Özgüven, insanın yaptığı işlerden, uğraşlardan, becerilerden, yarattıklarından, ürettiklerinden gelmektedir. Bizler uzun süre hiç çalışmıyoruz yaratmıyoruz, üretmiyoruz da. Batı’da çocuk küçük yaşta kendine uygun işlerde çalışarak önce ÖZGÜVENİNİ gelştiriyor.
Biz de, çocuk sürekli korunarak ve aşırı övülerek EGO’su olağanüstü şekilde şişirilmektedir. Bizler büyük adam, olarak yetiştirildiğimiz için daha çok EGOİST, bencil ve kibirli oluyoruz. Buna rağmen iş yeteneğimiz ve becerimiz olmadığı için ÖZGÜVEN’imiz çok daha azdır.
Egoizmin, kibirin pan zehiri küçük yaşta becerimizi, iş yapabilme yeteneğimizi, başkalarıyla ortak hareket edebilme tecrübemizi geliştirmek, yani yaşamla ve gerçeklerle erken tanışmaktır. Tanıdığım ne kadar üst düzey müdür ve yönetici varsa hepsi zamanında bulaşıkçılık, cafe işçiliği, benzincilik gibi bizim hor gördüğümüz işleri yapmış. Zengin fakir hepsi çalışmış. Toplumun her tabakasıyla empati kurabilme yeteneğini bu yüzden geliştirmiş.
Şu an ne zaman dışarıdan yiyecek alsam ve gittiğim yer kalabalık olsa, servis yapan elemana hep “Acelem yok, rahat ol; önce öteki müşterile bak,” derim.Çünkü o adamın o an neler yaşadığını iliklerime kadar bilirim. İlk geldiğim yıllar ben de o işi yapıyordum. O duyguyu her haliyle tecrüb etmiştim. EMPATİ ancak böyle öğretilebilir, diye düşünüyorum. Bizim ÖZGÜVENİMİZ yok. Çünkü becerilerimiz, hünerlerimiz, iş yapabilme yeteneklerimiz, kendimize yeterliliğimiz ve bunun yanında başkalarıyla birlikte ve eşit yaşama duygularımız pek gelişmemiş.
O yüzden daha çok EGOmuz var. EGO ile ÖZGÜVEN tamamen ters orantılıdır. Ancak hep birbiriyle karıştırılır. Egoist bir insanın kibri yüksek Özgüven sayılır. EGOİST insanlara bakın, ÖZGÜVENLERİ olmadığı için sürekli kibir abideleri gibi dolaşırlar. Ancak ellerinden hiçbirşey gelmez. Birçok şeyi beceremezler. Hep başkalarını suçlayarak ezerler. Hayatta çocuğu hayata hazırlamanın en güzel yolu, onu hayatla en kısa zamanda tanıştırmaktır.
Hayatla en kısa zamanda tanışmak çocuğa, insanlar arasındaki ilişkileri, kazandığının değerini bilmeyi, bedel ödemeyi öğretip, geleceğe yönelik önemli kararları almak hususunda son derece de gerçekçi olmasını sağlayacaktır. Bizde yanlış bir anlayış var: Çalışan çocuk okumaz deyip çocuğu hiç ise vermemek, ya da bir iş yerine, “Eti senin kemiği benim,” diyerek verip, gizliden tanıdık patrona çocuğu ezdirmek.
İkisi de çok yanlış bakış açıları…
Haftada 1-2 gün 3-5 saatte olsa çocuğunuzu ise verin.
Topluma ” Sen benim kim olduğumu biliyormusun? ” diyen ve kendisinden daha güçsüz gördüklerini ezen, onlara parayla, güçle, lüksle hava atan bir canavar yetiştirmek istemiyorsanız bir konfeksiyoncunun, marangozun, kasabın, manavin, tamircinin hayatını tecrübe etmiş bir çocuk yetiştirin; EMPATİ böyle edinilir, başka reçetesi yoktur.
Doğu toplumları yaşadıkları sorunların kaynağını yönetimde, Batı toplumları üretimde aramaktadır. O yüzden bizler çocuklarımızı hep “üstün yöneticiler” olmaya yetiştiririz. Ülke meselelerini üretim (ekonomi) değil, hep yönetim (siyaset) boyutuyla tartışırız. Üretim yapılarını değil, yönetim yapılarını hedef alırız.
Çocuklarınızı yönetici olmaya değil, önce üretici ve katılımcı olmaya yetiştirin.
Bırakın çocuğunuz kendi yeteneklerine, becerilerine ve tecrübesine göre kendisi seçsin hayatta izleyeceği yolu. Lisede zaman bulabildikçe hafta sonları, yaz tatilleri çalışan çocuk hem insanları, hem hayatın nasıl kazanıldığını hem kendi becerilerinin neler olduğunu öğrenecek.
Yani hem toplumu hem kendisini tanıyacak.
Lise sonrası eğitim veya çalışma hayatında en doğru tercihi yapacak. Yarın çok büyük bir makam, mevkide elde etse, karşısına çıkan alt tabakadan insanları ezmeyecek, onları kendi geçmişinden tanıyacaktır. ALINTIDIR

#borç, #hikaye, #kültür, #kapı, #açmak, #para, #akıl, #kötü, #fedakarlık, #özgüven, #ego, #iş, 

21 Nisan 2018 Cumartesi

Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Sude Naz Küçükkahveci

Çocuk sahibi olmak, onların başarılarıyla gurur duymak, herkese nasip olsun inşallah. Benim prensesim dün Denizli Büyükşehir Belediye Bakanlığı koltuğuna oturdu. 23 Nisan'da böylesine güzel bir uygulama yapan devlet büyüklerimize önce teşekkür ederiz. Her anne baba çocukları ile gurur duymak ister. Bizde gururlandık. Gözlerimiz doldu. Sevindik. Onları en iyi şartlarda yetiştirebilmek için, bizlerin yaşaması imkansız olan her imkanı onlara sunabilmek için yarışır haldeyiz evlerimizde. Yeterki her konuda fikirleri olsun. Geleceklerini inşa ederlerken bizim de çorbada tuzumuz olsun. Vatanını, toprağını, bayrağını bilip sahip çıksınlar. Hepsi bu. Hepsi bunun için. Bizler yaş kemale erdi dediğimiz zamanlarda, onlar bayrağı devralıp, kendi çocuklarına daha da büyük imkanlar sunabilsinler. Tek temennimiz bu ve buna benzer düşüncelerle, güzel prensesimi kutluyorum bir kez daha. Umarım gelecekte, bu makamları dolduracak, bilgi, beceri, kültür ve görgüyü onlara verebiliriz.
Allah utandırmasın.

Basında çıkan haberler;

Başkan Zolan, koltuğunu 4. sınıf öğrencisine devretti 

Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Zolan, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla koltuğunu 4. sınıf öğrencisi Sude Naz Küçükkahveci'ye devretti. 

Denizli Büyükşehir Belediyesi Kent Konseyi Çocuk Meclisi üyeleri ile Saadet Erikoğlu İlkokulu ve Hacı İbrahim Demireren Cumhuriyet ilkokulu öğrencileri 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Zolan’ı ziyaret etti. Ziyarete, Kent Konseyi Başkanı Ali Değirmenci ile Kent Konseyi Genel Sekreteri Baran Akın da eşlik etti. 

Başkan Zolan, ziyarette koltuğunu 4. sınıf öğrencisi Sude Naz Küçükkahveci'ye devretti. Başkanlık makamına oturan Küçükkahveci, 23 Nisan'ı bayram ilan eden Mustafa Kemal Atatürk'ün çocuklara verdiği önemi gösterdiğini belirterek, "Ülkemiz ve tüm dünya çocuklarının bayramını şimdiden kutluyorum. Denizli'deki tüm çocukları temsilen siz değerli başkanımın koltuğuna vekaleten oturmaktan onur duyuyorum" dedi.

Çocuklarla bir süre sohbet ederek isteklerini dinleyen Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Zolan, koltuğunu geleceğin mimarlarına emanet etmekten mutluluk duyduğunu söyledi. TBMM'nin kuruluşunu ve önemini anlatan Başkan Osman Zolan, şöyle konuştu: "TBMM yoksa demokrasiden bahsetmek mümkün değil. TBMM kurulduğu gündeki ruhla ülkemize hizmet etmeye devam edecektir. Ziyaretiniz için teşekkür ederim. İnşallah bayramınızın 100. yılını da hep birlikte kutlayalım" diyerek, tüm çocukların 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını tebrik etti. 

Birlikte hatıra fotoğrafı çektiren Başkan Zolan, ziyaretin sonunda çocuklara boyama kalemi, resim defteri, satranç takımı, kalemlik ve çanta hediye etti.




30 Ocak 2018 Salı

THY Denizli Yolcularından özür dilemeli



IHA - Denizli’den, İstanbul’a gidecek olan ve 110 yolcusu bulunan uçak motor arızası nedeniyle hangara çekildi. Denizli Çardak Hava Meydana İşletmesi yetkililerinden alınan bilgiye göre, İstanbul seferini yapan 06.25 uçağında sabah saatlerinde motor arızası meydana geldi. Kalkışa geçmek için piste giren uçak, motorunda meydana gelen arızadan dolayı havalanamayınca pist sonunda kaldı. Bunun üzerine yetkiler içerisinde 110 yolcunun bulunduğu uçağı boşaltarak pistte arızayı gidermeye çalıştı. İkinci defa 90 yolcusu ile kalkış manevrası yapmak isteyen uçak bunda da başarılı olamayınca hangara çekildi. Yolculardan bir kısmının biletlerini iptal ettikleri geri kalan kısmının THY’ye ait 14.50 uçağı ile İstanbul’a götürüleceği öğrenildi. Bu ihlas haber ajansının haberi. Devamında tek bir anons yapmadan bizi uçakta aç susuz bekleten #thy Bodrum isimli çağın pilotlarına, krizi yönetemeyip bizimle gülerek geçiştiren #cardakhavalimanı yetkililerine, #thy çardak ofis elemanının pasif ve yetkisiz bir durum sergileyerek, herkesi saatlerce gergin bir ortama sokan zatı muhtereme, ikinci denemeden önce 1 saate yakın 90 kişiyi sayamayan #celebi yer ekibine, verecekleri sadece ayran ve tost için "hepsi hazır olmadan veremeyiz" diyerek soğumuş ve buhardan ıslanmış kesekağıdında tost veren havalimanındaki #cafedenizli personeline teşekkür mü etmeliyiz?

Aslında söylenecek çok şey var ama maalesef kimse görevini nitelikli ve bilinçli yapmadığı için mağdur olan hep biz olalım bir kez daha.

Temennim aynı olayın bu saydığım kişilerin de başına gelmesi. Üstelik yetişmesi gereken bir randevuları varken, hastaları varken, tatile çıkarken, düğüne giderken, bağlantılı uçarken, inşallah aynı durumu dibine kadar yaşarlar. Yolcu haklarına göre ikram yapılması gerekir. Verilen ikram @turkhavayollari için yakışık almadı. Buna ilaveten öğlen olunca tost ve ayranla geçiştirmek bana kalırsa sıçtığını sıvamak oldu. Zaten gergin olan yolculara zamanında yapılamayan anonslar ve THY Çardak büro elemanının yetersiz ve saçma sapan cevaplarına bir de 4440489 numarayı arayıp bilet iptali isteyince call center elemanının tekrar topu büro elemanına atması ve biz çardak da beklerken uçağın İstanbul'da görünmesini de eklersek. Daha neler neler.

Aç susuz saatlerce bekleyen ve zaten iki kez uçağa binip sert fren yemiş nevri dönmüş yolcuya meyve suyuyla çubuk kraker ikram etsen ne olur.

Aynı olayı acaba İzmir yada İstanbul hatta Ankara'da yaşasaydık ne olurdu? Tabiki anlıyoruz sizi. Burası taşra. Siz sırça köşklerinizde oturup, uçak 30 dakika gecikse, hemen feryat figana başlarsınız. Biz kalkacağına dua etmekten başka çaresi olmayan taşralılar olarak siz rahat edin diye katma değer yaratmaya devam edelim. Eğer inancınız varsa öte dünyada iki elimiz de yakanızda olacak haberinizi olsun... Bugün gönlümüzde yer edinmiş gururumuz olan THY'nin bambaşka bir yüzü ile karşılaştım ve çok üzüldüm.

Dünyanın en büyük havayolu olma hedefine çok uzak olduğunu gördüm ve birkez daha üzüldüm.